Mehtap EROL

HAK YEMEK

Mehtap EROL / Anadolu'dan
16 Mayıs 2019 Perşembe 17:04

HAK YEMEK

Hak yemek konusunda en tehlikeli olanı kul hakkı yemektir. Yüce Allah’ın her türlü günahı affedip, tek affetmediği konu budur. ''Benim huzuruma ne ile gelirseniz gelin affederim ancak kul hakkı ile gelmeyin" sözünü mutlaka hayatınızda bir kez duymuşsundur.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.), üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda hesap gününde haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zalime yükleneceğini belirtir.

Görüldüğü üzere kul hakkı, kişinin Cennet ya da Cehenneme gidişinde önemli ölçüde belirleyici bir rol oynamaktadır. Allah'ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebali vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir. Çünkü ilâhî adalet, bunu gerektirir. Veda hutbesinde Resûlullah (s.a.v.), "Ey insanlar, sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır, dokunulmazdır.

Gasp, hırsızlık veya izinsiz alma gibi yollarla elde edilen haram para veya mal, sahipleri biliniyor ise kendilerine yahut mirasçılarına, bilinmiyor ise fakirlere veya hayır kurumlarına onların namına sadaka olarak verilmelidir. Ayrıca, yapılan bu kusurlardan dolayı da Allah'tan af ve mağfiret dilenmelidir.

Kul hakkı ile ilgili Peygamber Efendimizin dilinden bir kıssayı sizlerle paylaşmak istiyorum;

Resûlullah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:

-Ümmetimden iki kişi Allâh (c.c)’ ın huzuruna gelirler.

Birisi,

“Yâ Rabbi, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver” der.

Bunun üzerine Allah Teâlâ da ötekine,

“Hakkını ver” buyurur.

Adam,

“Yâ Rab, bende sevap adına bir şey kalmadı” der.

Cenâb-ı Hakk,

“Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? “buyurur.

Adamcağız,

-“O halde benim günahlarımdan alsın” der.

Peygamber Efendimiz  (s.a.v.) bunu anlatırken gözleri yaşardı ve ‘O gün büyük bir gündür. İnsan; günahının alınmasını ister’ dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,

“Başını kaldır ve cennete bak”, buyurur.

Adamcağız,

“Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi Sıddık veya hangi şehitler içindir?” der.

Allah Teâlâ,

“Bunlar, bana ücretini verenler içindir” buyurur.

Adamcağız,

“Bunların hakkını kim ödeyebilir?” der.

Allah (c.c)

“Sen istersen bunlara sahip olabilirsin.” buyurur.

Adam,

“Nasıl olur, yâ Rab?” deyince,

Cenâb-ı Hakk,

“Hakkını bu adama bağışlamakla.” buyurur.

Adam,

“O halde ben bunu affettim”, der.

Allahü zû’l-Celâl hazretleri de,

“Arkadaşını al, beraberce cennete girin.” buyurur.

Sonra Peygamber Efendimiz  (s.a.v.),

‘Allah’tan korkun, Allah’tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü’minlerin arasını buluyor’ buyurmuşlardır.

Sadece bir başkasının hakkı olan bir maldan haksız yere nasiplenmekle değil; trafikte geçiş hakkı olan birisinin önüne atlamak, başkaları sırasını beklerken önüne geçmek, gelinine, damadına ve kendisine Rabbimin emaneti olan eşine kötü davranmak, ticarette hile yapmak, iftira atmak, yalancı şahitlik yapmak, kopya çekmek, kalp kırmak, gönül yıkmak… Hatta insan Kâbe’yi yıksa da yetmiş defa, kalp kırmanın yanında hafif kalır bu daha.

“Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”(Rum Suresi, 38. Ayet)

Hakikî Müslüman hak yemenin bir zulüm ve haksızlık olduğunu bilir ve bu hukuka titizlikle riayet eder. Haksızlık ve zulme karşı mücadele ise İslâm'ın emri ve gereğidir. Öyle ise, Müslümanın haksızlık ve zulümden kaçınması haksızlık ve zulümlere set oluşturacağından, meydana gelebilecek büyük tahribat ve günahların önüne geçilmiş olmaktadır.

Kur’an şöyle haber vermektedir: ‘’Biz kıyamet günü için adâlet terazileri kurarız ki, hiçbir kimse küçük bir şeyle de olsa haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel hardal danesi ağırlığında bile olsa onu getirir tartıya koyarız. Hesapçı olarak da Biz yeteriz’’ (Enbiya Suresi, 47).

‘’Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu: Üç kişi vardır ki, kıyamet günü Ben onların hasmıyım: Benim adımı anarak söz veren, sonrasında sözünden dönen; hür birine köle muamelesi yapan ve bir işçiyi çalıştırdıktan sonra ücretini vermeyen.

Güçlü ve güçsüz ayırımı yapmayan ve haklının hakkını vermeyen toplumların akıbetleri ciddî sosyal tehlikelerdir. İslâm terbiye ve ahlâkından mahrum veya uzak toplumlar her zaman güçlünün yanında olma ölçüsünü kabul ettiklerinden ve böyle uygulamada bulunduklarından toplumların huzuru ortadan kalkmış ve istikrar bozulur olmuştur. Hâlbuki İslâm’ın düsturu, güçlüden yana olmak değil, daima haklıdan yana olmaktır. Bu, toplumların yaşama ve ayakta kalma sigortasıdır.

Güçlüden yana olup güçsüzleri ezen; büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un ’Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta, dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi’ sözünü onaylarcasına tavır koyan toplumlar elbette insanlık için büyük bir talihsizliktir.

Sevgi ile kalın…