Merve Gülfer

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE'DE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Merve Gülfer / Çalakalem
14 Eylül 2020 Pazartesi 12:32

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE'DE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Basın özgürlüğü; en basit tanımıyla haberlerin, fikirlerin, yorumların, tahlillerin ve eleştirilerin yazılı veya sözlü şekilde kitle iletişim araçları yardımıyla serbestçe açıklanabilmesi ve yayımlanıp dağıtılabilmesini içerir. Toplumun bilgilenme hakkı ve hükümetin denetlenmesi perspektiflerinden bakacak olursak basının ciddi bir sorumluluk ve işleve sahip olduğu söylenebilir.

Sanırım, basın özgürlüğünün demokratik toplumların olmazsa olmaz unsurlarından biri olduğunu söylemeye gerek yoktur. Bu yazıda basın özgürlüğü nedir, bir sınırı var mıdır, neden kısıtlanır; 1960 ve 1980 askeri darbeleri gibi sıkıyönetim hallerinde basının durumu nedir, günümüz Türkiye’sinde basın özgür müdür; uluslararası bazı örgütlerin Türkiye ile ilgili raporları neler içeriyor, Türkiye’de hapishanelerde kaç gazeteci vardır… gibi birtakım konu başlıklarını ele alacağız.

Basının önemli işlevlerinden olan ‘meşruluk kazandırma’ işlevi, politikacılar tarafından fazlasıyla önemsenmiştir. Hükümetler, her dönemde iktidara gelmek ve sonrasında da iktidarlarını devam ettirebilmek adına toplumu etkileme gücü herkesten fazla olan basını denetim altında tutmaya çalışmışlardır. Muhakkak ki basın ve siyaset birbirlerinden ayrı süreçler olarak değerlendirilemez.

1960 askeri darbesi sonrasındaki süreçte Milli Birlik Komitesi’nin yürürlükteki Basın Kanununu kaldırdığı ve resmi ilan dağıtımını Basın İlan Kurumu’nu kurarak düzenlediği; gazetecilerin haklarını düzenleyen 212 sayılı kanunu çıkardığı bilinmektedir. Sonrasındaki süreçte 1971 muhtırası ile birlikte birçok gazetecinin tutuklandığı, birçok yayımın kapatıldığı bir dönem yaşanmıştır. Gazetecilerin çoğu 1974 yılındaki affa kadar hapis yatmışlardır. 1978-1980 yılları arasındaki iki yıllık sürede sekiz gazeteci öldürülmüştür.

80’lere gelindiğinde ise tablo çok da değişmemiştir ve Milli Güvenlik Konseyi tarafından gazeteci ve yazarların tutuklanmaları devam etmiş, yayın yasakları ve sansürler sürmüş, çok sayıda yayım kapatılmıştır. Askeri darbenin ardından 83 genel seçimleri ile iktidara gelen Anavatan Partisi de muhalif gazetecilere uygulanan baskı geleneğini sürdürmekte çekingen davranmamıştır. 80’li yıllarda iki binin üzerinde basın davası açılmış; üç bin gazeteci, yazar ve yayımcı yargılanmıştır.

Askeri darbeler sonrasındaki sürece yönelik en dikkat çekici noktalar arasında basının Sıkıyönetim İdaresi tarafından denetlenmesi ve ‘hoşa gitmeyen’ yazılar için gazetelere uyarılar gönderilmesi, sıklıkla da kapatma cezası uygulanması gösterilebilir. Yine bu süreçlerin bir başka ortak özelliği ise Türk Basını’nın geçirdiği dönüşümdür. 1960 darbesi ile başlayan ve 1980 darbesi ile zirveye ulaşan bu süreçte basının askeri iktidarlara karşı bir duruş sergilemesi ve eleştiride bulunması mümkün olmamıştır; bu da bir nevi magazin haberciliğine evrilmeyi zorunlu kılmıştır. Bu duruma; ‘Darbenin Türk Basını üzerindeki en yıkıcı tahribatlarından biridir.’, denilmesi yanlış olmayacaktır. Yüksek tirajlı gazetelerin politik konulardan uzaklaşarak magazinleştiği ve cinsel içerikli yayınların ön plana çıkarıldığı yeni basın profilinde bu durum, fikir ve kitle gazeteciliğinin sonu olmuştur.

90’ların ise Türkiye Basını açısından ‘en karanlık yıllar’ olarak nitelenmesinin ne kadar isabetli olduğu görülecektir. Özellikle 1990 yılı basın özgürlüğü açısından kara bir yıl. Bir yıl içerisinde 49 gazete ve dergi hakkında 586 dava açılmış, 90 gazeteci tutuklanmış ya da gözaltına alınmıştır. Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 1990 yılını “Basın İhlalleri Yılı” olarak ilan etmiştir. 1990’lı yıllara damga vuran olayların başında ise gazeteci cinayetleri gelmektedir. Kesin olmayan verilere göre 90’larda kırkın üzerinde gazeteci öldürülmüştür. Sadece 1992 yılında öldürülen 14 gazetecinin 13’ü Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde çalışıyordu.

90’lar basın tarihimiz açısından da çok kritik bir süreç. Bu dönemde Türkiye’de ağır insan hakları ihlalleri yaşanmıştır. Nisan 1991’de Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yeni yasaklar getirilerek çok sayıda gazeteci mahkum edilmiştir. Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Musa Anter gibi 37 gazeteci ve yazar daha faili meçhul cinayetler sonucunda öldürülmüştür. Özellikle 1992-1994 yılları arasında yayın yapmış Özgür Gündem Gazetesi’nin yazar, muhabir ve dağıtımcılarından toplam 27 kişi faili meçhul bir şekilde öldürülmüştür. Günümüzde ise bazı kesimler tarafından bu cinayetlerin ve ‘Özgür Ülke’nin bombalanması gibi gazetelere yönelik bazı saldırıların devlet eliyle işlendiği hala iddia edilmektedir.

2000’lerde de Türkiye’de basın özgürlüğü konusunda bir arpa boyu yol alınamadığı; aksine, gittikçe otoriterleşen siyasi rejim baskısı altında Türkiye’nin bir ‘gazeteci cezaevi’ne dönüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. 2002-2019 yılları arasındaki Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı süresince tutuklanan gazeteci sayısı 721’dir. Yine aynı süre zarfında 10 binin üzerinde gazeteci işinden olmuş ve birçok basın yayın kuruluşu ile internet sitesi hakkında erişim yasağı, yayın ve program durdurma, ilan kesme gibi çeşitli cezalar verilmiştir. Daha yakın bir tarihe, içinde bulunduğumuz 2020 yılının ilk 6 ayına bakacak olursak; en az 19 gazeteci, yazar, yayıncı hapis cezasına mahkum edilmiş, en az 16 gazeteci tutuklanmış, en az 52 gazeteci gözaltına alınmıştır. Türkiye’nin ‘dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’ olduğunu ve bu hususta Çin’i dahi geride bıraktığını da eklemek gerekir. Cezaevinde bulunan gazetecilerin sayısı çeşitli kuruluşların verilerine göre değişmektedir. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 148 gazetecinin, Çağdaş Gazeteciler Derneği 140 gazetecinin, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ise en az 184 gazeteci ve basın çalışanının cezaevinde olduğunu belirtiyorlar. Sadece Temmuz 2016’da Olağanüstü Hal Kararnamesi ile 3 haber ajansı, 16 televizyon kanalı, 2 radyo kanalı, 45 gazete, 15 dergi, 29 yayınevi ve dağıtım kanalı kapatılmıştır. Nisan 2017’de de terör örgütü aidiyeti ve irtibatı olduğu gerekçesiyle kapatılan bu dergi ve gazetelerin Milli Kütüphane’deki arşivlerine erişim engellenmiştir. Gazetecilerin çoğu ‘darbe girişimi’ soruşturması kapsamında cezaevinde bulunmaktalar ve gazetecilere yöneltilen suçların ise ‘terör örgütü üyeliği’ veya ‘terör örgütü propagandası’ olduğunu söylemekte fayda var. Davaların tümünde belli fikirleri yüksek sesle belirtmek ve belli kitapları, gazeteleri, dergileri bulundurmak ve okumak suç sayılmıştır.

Türkiye’de ‘terör suçlaması’ siyasi bir anlam taşır ve mevcut iktidarın muhalif basını sindirmesi, korkutması ve susturması için kullandığı bir araç haline dönüşmüştür.

Uluslararası kuruluşların Türkiye ile ilgili raporlarına bakacak olursak; Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de özellikle 15 Temmuz sonrasında 180’den fazla medya kuruluşunun kapatıldığını, çok sayıda medya çalışanının da işsiz kaldığını raporlamıştır.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters sans frontières) Örgütü’nün 2020 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke içerisinde 154. sırada yer alır. Belarus ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti kendilerine ülkemizden daha üst sıralarda yer bulurlarken Ruanda 155. sırada Türkiye’yi takip eder. Yine aynı örgütün Türkiye’ye ilişkin raporunda internet medyasına yönelik sansürün de arttığı belirtiliyor. Bir diğer yandan Avrupa Konseyi’nin kamuoyuna açıkladığı bir rapora göre ise Avrupa Konseyi üyesi ülkeler içerisindeki 130 tutuklu gazeteciden 110’u Türkiye’de bulunuyor.

Bir siyasi rejimin demokratik olduğunun söylenebilmesi için öncelikli olarak düşünce özgürlüğünün bulunup bulunmadığına bakmak gereklidir. İfade özgürlüğü demokratik bir sistemin ön şartıdır denilebilir bu durumda. Günümüz Türkiye’sinde ise ifade özgürlüğü bağlamında bir gerileme yaşandığı ve bu gerilemenin ana sebeplerinden biri olarak da yargının bağımsızlığının derin yaralar almış olması gösterilebilir.

Peki hükümet tüm bu eleştirilere nasıl cevap vermektedir ve nasıl bir duruş sergilemektedir?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet üyeleri, Türkiye’de basının özgür olduğunu ısrarla dile getirmekte ve hiçbir gazetecinin gazetecilik faaliyetleri dolayısıyla cezaevinde olmadığını iddia etmekteler! Demokrasinin askıya alındığı askeri darbe dönemlerinde de gazetecilerin basın özgürlüğünü konuşmaktan geri durdukları ancak askeri yönetimlerin ise ısrarla basının özgür olduğunu söylediklerini de buraya not olarak düşmek gerek. Hükümetin ‘gazeteci kılığına girmiş teröristler’ ithamı ve ‘tasmalarını biz çıkardık’ ifadeleri mesleğin saygınlığını zedeleyicidir ve kabul edilemez.

12 Eylül 1980 Darbesi döneminde dahi cezaevindeki gazeteci sayısı 31 iken şu an içinde bulunduğumuz tablo Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışmamaktadır ve dehşet vericidir.

Tüm bu sayısal veriler ve uluslararası kuruluşların ilgili raporları ışığında, geçtiğimiz günlerde İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a yönelik açıklamasına bakalım:

‘Fransa’nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır. Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor. Gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir dünya istiyor.’

Son 32 yıldaki Cumhurbaşkanı’na hakaret davalarının %91’inin son cumhurbaşkanımız döneminde açıldığı ve ‘dünyada cezaevlerinde en fazla gazeteci bulunduran ülke’ gibi bir sıfatı taşımamıza bakılırsa, kendisinin eleştirilmediği bir dünya yaratmaya çalışanın kim olduğu oldukça nettir.

Sonuç olarak; Türkiye’de sivil ve politik haklar düzleminde sorunlar yaşanmakta ve ağır insan hakları ihlalleri bulunmaktadır. Bu noktada basın tehdit altında bulunup iktidar tarafından tahakküm altına alınmıştır. Hoşa gitmeyen ve uygun bulunmayan her türlü içerik ve yayın ile muhalif sesler susturulmaya çalışılmakta ve tek tip gazetecilik profili yaratılması için yoğun çaba sarfedilmektedir.

Basın özgürlüğüne yönelik yapılan her türlü antidemokratik müdahalenin şiddetle karşısında durulmalıdır! Demokrasinin en önemli araçlarından biri olan ve kamuoyu oluşumundaki etkin rolü yadsınamaz olan basının bir an evvel özgür olması temennisiyle cümlelerimi noktalıyorum.

Merve Gülfer